Kayseri’nin Kışında İçimde Büyüyen Sessizlik
Kayseri’de kış her zaman biraz sert gelir. Sokaklar erken kararır, rüzgâr apartmanların arasından geçerken sanki eski bir hikâyeyi sürükler gibi uğuldar. 25 yaşındayım. Günlük tutmayı severim; çünkü bazı düşünceler ancak kâğıda dökülünce hafifler. İçimde taşıdığım şeyleri çoğu zaman kimseye anlatmam, ama yazarken kendimle konuşur gibi olurum.
O kış, özellikle ağırdı. Kar, günlerce durmadan yağdı. Şehrin üstüne serilen beyazlık bir huzur gibi görünse de benim içimde aynı etkiyi yaratmıyordu. Bir boşluk vardı, adı konmamış bir eksiklik. Belki de büyümenin en garip tarafı buydu; dışarıdaki dünya ne kadar beyaz olursa olsun, insanın içi bazen kararmaya devam ediyordu.
O günlerde aklıma takılan tek bir cümle vardı: Kış uykusundaki bir ayı uyanır mı?
Bu soruyu neden düşündüğümü tam olarak bilmiyorum. Belki Erciyes’in eteklerinde gördüğüm izler, belki de çocukken dinlediğim masallar… Ama bu soru içimde dönüp duran bir düşünceye dönüşmüştü.
Dağlara Yakın Bir Sessizlik
Merhaba! Vienteknoloji sayfasına hoş geldiniz. Bugün gündemimizde “Kış uykusundaki bir ayı uyanır mı” var.
Şehirden biraz uzaklaşmak istedim. Bir sabah, henüz güneş tam doğmadan Erciyes’in alt taraflarına gittim. Kar o kadar yoğundu ki ayak seslerim bile yutuluyordu. Her adımda sanki dünya biraz daha yavaşlıyordu.
Yanımda küçük bir defter vardı. Yazmak için değil, daha çok düşünmek için taşıyordum. Soğuk hava yüzüme çarptıkça içimde garip bir canlılık oluşuyordu. Ama bu canlılık mutlu bir his değildi; daha çok geçmişe karışmış bir özlem gibiydi.
Bir süre yürüdükten sonra, ormanın sınırına yakın bir yerde durdum. Ağaçlar karla eğilmişti. Sessizlik o kadar yoğundu ki kendi nefesimi duymak bile tuhaf geliyordu.
O an yeniden düşündüm: Kış uykusundaki bir ayı uyanır mı?
Bu soru artık bir merak değil, bir beklentiye dönüşmüştü. Sanki cevabını bilmediğim bir kapının önünde duruyordum.
İlk İz
Karın üzerinde garip bir iz gördüm. Büyük, ağır ve yeni gibiydi. Bir an durdum. Kalbim hızlandı. Mantığım bunun bir kurt ya da başka bir hayvan olabileceğini söylüyordu ama içimde başka bir şey vardı.
Korku değil.
Daha çok… heyecan.
İzleri takip ettim. Ağaçların arasında ilerledikçe dünya biraz daha daraldı. Rüzgârın sesi bile uzaklaştı. Sanki doğa nefesini tutmuştu.
Bir açıklığa vardığımda onu gördüm.
Bir ayı.
Ama tam olarak hareket etmiyordu. Yarı uyanık gibiydi. Büyük gövdesi karın üzerinde ağır bir sessizlik gibi yatıyordu. Gözleri kapalıydı ama nefes alıyordu. Kış uykusundaydı belki de… ama tamamen değil.
Bir an donup kaldım.
İçimden geçen tek şey şuydu: Kış uykusundaki bir ayı uyanır mı?
Uykuyla Gerçek Arasında
Geri çekilmedim. Korkmadım da diyemem ama bu korku beni durdurmadı. Ayıya daha uzaktan baktım. Nefes alış verişi düzenliydi ama sanki huzursuzdu. Sanki bir şey onu yarım bırakmıştı.
O an kendi içime döndüm.
Ben de böyle değil miydim?
Yarım uyanmış, yarım uyuyan bir insan.
Hayatın içinde yürürken aslında tam olarak hiçbir şeye ait hissetmeyen biri.
Ayıya bakarken kendi içimde bir şey kırıldı. Onun uyanıp uyanmayacağını düşünürken aslında kendimi düşünüyordum.
Defterimi çıkardım. Ellerim soğuktan titriyordu.
Şu cümleyi yazdım:
“Bazen uyanmak istemeyen şey hayvanlar değil, insanın kendisi olur.”
Hafif Bir Kıpırdanma
Ayının kulağı hafifçe oynadı. Bir ses duymuş gibi değildi; daha çok içsel bir hareketti bu. Sanki rüyası değişmişti.
Bir adım geri çekildim.
Kalbim sert çarpıyordu ama kaçmıyordum.
Onu izlemeye devam ettim.
Ayı gözlerini yarım açtı. Bakışları net değildi. Dünyaya tam dönmemişti. Ama oradaydı. Uyanmaya yakın bir yerde.
İçimde bir şey kıpırdadı. Umut gibi ama daha kırılgan bir şey.
Kendi kendime sordum:
Kış uykusundaki bir ayı uyanır mı? Yoksa sadece gözlerini açıp tekrar mı kapanır?
Uyanışın Eşiğinde
Ayı yavaşça doğrulmaya çalıştı. Hareketleri ağırdı. Sanki bedenini değil de yıllardır birikmiş yorgunluğu kaldırıyordu.
Ben ise olduğu yerde duruyordum.
Bir adım bile atmıyordum.
Çünkü o an fark ettim: bazen bir şeye yaklaşmak, onu bozmak demekti.
Ayı birkaç saniye sonra yeniden yere uzandı. Ama bu kez farklıydı. Tam uyumuyordu. Tam uyanmıyordu da.
Arada kalmıştı.
Ben de öyleydim.
Kayseri’deki hayatım, üniversite sonrası boşluk, planlayamadığım gelecek… Hepsi bir tür yarım uyanıştı.
O an içimde ağır bir hayal kırıklığı hissettim. Çünkü onun tamamen uyanmasını beklemiştim. Belki kalkacak, ormanın içine yürüyecek, hayat devam edecekti.
Ama olmadı.
Karın İçinde Kaybolan Düşünceler
Bir süre sonra geri dönmeye karar verdim. Ayıya zarar vermeden, doğayı bozmeden uzaklaştım. Ama zihnim orada kaldı.
Yürürken defterime tekrar yazdım:
“Belki de uyanmak bir an değil, bir süreçtir. Belki hiçbir şey tam olarak uyanmaz.”
Rüzgâr yüzüme vuruyordu. Kar ayakkabılarımın altında ezilirken çıkan ses bile artık farklı geliyordu. Sanki dünya bana bir şey anlatıyordu ama ben anlamıyordum.
İçimdeki hayal kırıklığı büyüktü. Çünkü net bir cevap istemiştim. Ama doğa bana netlik vermemişti.
Şehir Dönüşü ve İçimde Kalan Ayı
Eve döndüğümde soba yanıyordu. Odaya girer girmez sıcaklık yüzüme çarptı ama içimdeki soğuk gitmedi.
Defterimi masaya bıraktım.
O ayıyı düşünmeye devam ettim.
Uyanmış mıydı?
Yoksa sadece rüyasında mı kıpırdamıştı?
Belki de hiçbir zaman tamamen uyanmayacaktı.
Ama asıl garip olan şey şu oldu: bu düşünce beni rahatsız etmek yerine, yavaşça sakinleştirdi.
Çünkü kendimi daha iyi anlamaya başlamıştım.
Ben de tam uyanmamıştım.
Hayatın bazı dönemlerinde insanlar sadece gözlerini aralar, sonra tekrar kapatır. Gerçek uyanış sandığımız kadar net değildir.
Son Düşünce
Gece olduğunda pencereden dışarı baktım. Kar hâlâ yağıyordu. Şehir sessizdi.
Ve içimde tek bir soru kalmıştı:
Kış uykusundaki bir ayı uyanır mı?
Belki evet.
Belki hayır.
Ama artık biliyordum ki asıl mesele cevap değil, o sorunun insanın içinde bıraktığı yankıydı.
Ben o yankıyı hâlâ taşıyorum.